THE OLYMPIANS RPG
Lanoux Gölü. - Yazdırılabilir Sürüm

+- THE OLYMPIANS RPG (http://rpg.percyjackson-tr.com)
+-- Forum: Dünya Ülkeleri (/forumdisplay.php?fid=244)
+--- Forum: Fransa (/forumdisplay.php?fid=245)
+---- Forum: Paris (/forumdisplay.php?fid=246)
+---- Konu: Lanoux Gölü. (/showthread.php?tid=1641)



Lanoux Gölü. - Marleen Cara Dominique - 10-02-2013 12:02 AM

Cara, kamptaki ilk gününden sonra, bir kahraman gibi görülmeye başlamıştı. Diğer lejyonerler ona saygı duyuyor; kale oyunlarında onunla takım olmak istiyorlardı. Cara halinden memnundu. Kampta seviliyordu. Oysa ki, Neptün çocukları Jüpiter Kampı’nda pek sevilmezlerdi. Çünkü çoğu lejyoner sudan korkuyordu ve Neptün’ü temsil eden kulübe, tam bir döküntüydü. Yine de kampa kolayca uyum sağlamıştı.
Cara her gece yaptığı gibi Forum’un karşısındaki gölde oturmuş, Ay’ı izliyordu. O an o kadar huzurlu ve mutluydu ki… Bulutların oluşturduğu görüntü, aynı orkestraların oluşturduğu seremonilere benziyordu. Siyah renge çalan bulutlar, Ay’ın önünde sırayla dizilmişti ve Ay’ı dantel gibi örtüyorlardı. Bu an ona, annesiyle yaşadığı bir olayı hatırlattı.
Bebeğim, bir gün gelecek, senden ayrılmak zorunda kalacağım. Ya da sen beni bırakacaksın. Fakat Marleen, yeniden görüşeceğiz.’’ demişti annesi. Bunu söylerken gözleri dolmuş, Cara’ya sıkıca sarılmıştı. Annesi Fransız asıllı bir müzisyendi. Küçüklüğünden beri kızına ninniler söylerdi. Cara, annesi gittiğinde dört yaşındaydı. Ne bir akrabası, ne de onu isteyen bir babası vardı. Cara, babasının onu istemediğini; bu yüzden gittiğini düşünüyordu. Ama kampa geldiğinde, yanıldığını anlamıştı.
Annesi, Cara’ya bir gece “Tout ce qui brille n'est pas or.’’ demişti. Yani “Parlayan her şey altın değildir.’’ Ve o sözü dediği gece de gitmişti.
Cara’nın gözleri dolmuştu. Annesini ne kadar özlediğini fark etmiş, onunla yaptıkları şeyleri düşünmemeye çalışmıştı. “Annemi yeniden görmek için her şeyi yaparım, her şeyi.’’ diye de mırıldanmıştı. “Buna emin misiniz küçük bayan?’’ dedi birden bir ses. Cara hemen kalkıp etrafına bakınmaya başladı. Ama çevresinde ağaçlardan başka bir şey yoktu. Aurası da titreşmiyordu. “Anneni görmek mi istiyorsun? O zaman Fransa’ya gideceksin. Anneni orada görebilirsin. Zaman daralıyor Cara, annenin hayatıda!’’ Cara bu sesin kafasının içinden geldiğini anlamıştı. Buna inanamıyor, tekrar tekrar aynı sözleri düşünüp; göldeki suyu yüzüne çarpıyordu. Annesinin hayatı mı? O yaşıyor muydu? Bu fırsatı kaçıramazdı. III.Kohort’a geri dönüp, hazırlıklarını yapmaya başladı. Annesini bulmaya gidecekti.


**
Arakneler saldırdığından beri, Principalis geçidi büyük bir güvenlikle donatılmıştı. Oradan gitmeye çalışırsa, birileri onu fark edebilirdi. Diablo Dağı’na doğru gider, daha sonra kampa geldiği gibi kaçardı. Kafasındaki ses ona Fransa’ya gitmesini söylemişti. Paris’te küçük bir evleri vardı. Annesini orada bulabileceğini düşünüyordu. Fakat Cara evin nerede olduğunu hatırlamıyor ve nasıl gideceğini bilemiyordu. Hatta evin yıkılıp yıkılmadığından bile emin değildi.
[font=Verdana]Neptün Tapınağı’nın yanından geçti. Bu tapınak, diğer tapınaklardan daha küçük, daha korkutucu görünüyordu. Ve kesinlikle, daha tozluydu. “Babam buraya bin yılda bir uğruyor olmalı.’’ diyerek iç çekti. Tapınak, sıra sıra dizilmiş kulelerden oluşuyordu. Kulelerin her birinde binlerce motif vardı. Sanki hepsi bir şey anlatmaya çalışıyordu. Tapınağın tam ortasında ise, babası Neptün’ün devasa boyutta bir heykeli vardı. “Keşke annemi kurtarmama yardım etsen.’’ dedi heykele bakarak. Dediği anda kafasında yeniden bir ses duydu. Bu ses şefkatli ve samimiydi. Ses “Suyu kullan Cara. Su sana yolu gösterecektir.’’ dedi. Cara hızlıca göle doğru koşmaya başladı. İçinden binlerce kez babasına teşekkür ediyordu. Deniz yaratıklarını kullanıp, Fransa’ya gidebilirdi. Tek sorun, annesiyle nasıl bağlantı kuracağını bilmemesiydi.

Tiber Gölün’e yavaşça girmeye başladı. Su soğuktu, fakat bu Cara’yı güvende hissettiriyordu. Onu kampa bırakan Nereid geldi aklına. “Bana ulaşmak istersen düşlemen yeterli.’’ demişti. Nereid’in gelip, onu annesine götürmesini, Hippokampus’la birlikte denizde gezilerini hayal etti. Bunları düşünürken, omzunda bir dokunuş hissetti. Narin su perisi tam yanında, ona tüm samimiyetiyle bakıyordu. Hippokampus’un sırtına atladı ve Nereid’in söylediği ninniyle uyuya kaldı.
**
Uyandığında havadaki temiz kokuyu içine çekti ve etrafı incelemeye başladı. Nereid ve Hippokampus onu Lanoux Gölü’ne kadar bırakmışlardı. Farklı renkteki bitkiler gölü renklendirmiş, hafif bir esintiyle gelen rüzgârla beraber her şey tamamlanmış gibiydi. Cara tüm gün boyunca burada kalabilirdi. Hatta mümkün olsaydı, burada yaşamak isterdi.
Paris, Fransa’nın kuzeyinde yer alıyordu. Tahminlerine göre, Lanoux Gölü’de Fransa’nın kuzeyindeydi. Ulaşım yollarını düşünürken yeniden o sesi duydu. Fakat ne şefkatli, ne de samimiydi. “Tik tak, zaman hızla geçiyor Cara, annenin hayatı da!’’ Sesin sahibi, sanki yüzünde yapmacık bir gülümseme varmış gibi konuşuyordu. Ve durmadan “Tik tak’’ deyip duruyordu. Cara bu sese katlanamıyor; sesten uzaklaşmak için kafasını durmadan gölün içine sokuyor, nefes almamaya çalışıyordu.

Ses kesildikten sonra ağaçların arasından geçip ana yola çıkmaya çalıştı. Otostop çekip Paris’e gidebilirdi. Fakat burada ne bir yol, ne de birileri vardı. Labirentte kaybolmuş gibi hissediyor, endişeleniyordu. “Merhaba! Kimse yok mu?’’ dedi sesi titreyerek. “Merha-‘’ Ve birden karnına bir şey saplanmış gibi hissetti. Daha dikkatli bakınca bunun bir Minator boynuzu olduğunu gördü. Boynuz buradaydı, fakat Minator ortalıkta gözükmüyordu. Boynuzu yavaşça karnından çıkarıp, olabildiğince hızla göle doğru koşmaya başladı. Kafasının oradan bir ok sıyırdı ve ağacı ateşe verdi. Harika. Onu kovalayan kişinin okları, Minator Boynuzları ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan birçok şeyi daha vardı. Cara kaçarken hızlanmaya; aynı zamanda karnında ki kanamayı durdurmaya çalışıyordu. Gölü görünce sevinçle göle doğru koşmaya başladı. Canı ne kadar yansa da, göle gidince sona ereceği için umursamıyordu. Ta ki, onu avlamaya çalışan adam önünde belirene dek.
Adamın siyah bir cübbesi vardı. Yüzü o kadar dehşet verici ve korkutucuydu ki, Marleen çığlık atmak üzereydi. Sanki birisi adamın kafasını ateşe atmış, yandıktan sonra geri almış gibiydi. “Anneni arıyor olmalısın çocuk.’’ dedi. Dediği anda elinde küllerle beraber annesinin silueti belirdi. Annesinin yorgun yüzü, büyük bir acı çekmiş gibi görünüyordu. “Anneni istiyorsan, benimle anlaşma yapmalısın.’’ diyerek de devam etti. “Seninle anlaşma yapmak mı? İlk önce anneme saldırdın, daha sonra beni öldürmeye çalıştın. Şimdi de elinde annemin külleriyle duruyorsun. Seninle anlaşma yapmam için bana bir neden söyle.’’ dedi Cara kızgınlıkla. “Çünkü anneni geri getirebilirim melez. O hâlâ yaşıyor.’’ dedi adam yapmacık bir gülümsemeyle. Cara bu adama güvenmiyordu. Fakat annesi onun ellerindeydi. Külleriyle bile olsa. “Ne istiyorsun?’’ dedi. Cübbeli adam “Zeus’un yüzüğünü istiyorum, babanın istediği şeyi. Eğer onu kış gündönümüne kadar bana getirirsen, annen hayatta kalır. Eğer getirmezsen…’’ Ellerindeki külleri üfledi ve her yere dağıttı. “Annen ölür.’’ dedi ve karanlığa karıştı. Cara yüzündeki donuk ve şaşkın ifadeyle bir yerdeki küllere baktı, bir de ormanın derinliklerine.